11 Ocak 2010 Pazartesi

siyah-beyaz


pazartesi günleri bu psikolojiyle nasıl çalışılır, bu vicdan azabıyla ne kadar verimli iş çıkartılır, peki asansörde ellerimden tutup gözlerinin içine bakarak "anniii bugüün iseee gitme" diyen bir bızdığın görüntüsü sürekli gözümün önüne gelirken konsantre nasıl sağlanır ve bir sürü saçma sapan düşünce bu akıldan nasıl uçuşturulur...


bugün herşey siyah - beyaz...




ps: oysa hafta sonuna dair güzel kareler vardı makinamda...

8 Ocak 2010 Cuma

bu sabah değil her sabah

Telefonun saati 07:30’a ayarlanmıştır, çalmaya başlar, ertele tuşu bu zamanlar içindir bir defa ertelenir..
saat 07:40 telefon tekrar çalmaya başlar, ertele tuşuna dualar edilerek bir defa daha ertelenir..
saat 07:50 telefon tekrar çalmaya başlar, ertele tuşu bir defa daha erteler misin benim için, süpersin, tamam bu son cidden..
saat 08:00 büyük bir telaşla yataktan çıkılır, akşama kesin erkenden uyuyacağım cümlesi eşliğinde Dila’nın sesi duyulur, “anniiiiiiiiiiiiiiii”
günaydın, öpüş kokuş derken saat çoktan 08:15 olmuştur bile..
doğru banyoya, çünkü Dilâ çoktan “rujjjjjjj” “ruuujjjj süüyy bana” nidalarına başlamıştır..
ben sabah temizliği işleriyle uğraşırken o ruju çoktan almış ve sürmeye başlamıştır bile.
sıra onun yıkanmasına gelince "yüzümü yıkamaaaaa rujumm varrrr" krizi sabahın ilk krizidir..
Ben giyinirken, bu defa kolye merasimi başlar, “koyyeeee taaakkkk” “bana koyyee takkk” emirleri arasında bulduğum en uzun, kafasından en kolay geçecek olanı yerleştiriyorum boynuna..
sıra onun giyinmesi ve sabahın en zorlu kısmına geliyor, mutlaka ince bişeyler giyilecek, bu çoook kalın denilecek, etek olmazsa olmaz, çünkü çoraplarındaki barbie mutlaka görünecek ve o uzun anne kolyesi en üstteki yerini alacak..
bu sırada eğer mutfağa uğrayıp bir bardak su içebildiysem ne mutlu bana.
işte kış, işte mont, ama bizimki deli oluyor, sabah sessizliğinde daha mı çok tiz çıkıyor sesi yoksa bana mı öyle geliyor???
montun fermuarı hiç kapanmayacak, neyse ki arabayla gidiyoruz...
eğer çizme giyiyorsam mutlaka onunkilerde olacak, o kapıda bağırırken "çizmelerimmmm" diye, ben tekrar aşağıya inip, çizmeleri aramaya başlıyorum çoktan ve komşulardan biri bu sefer tırtalacak kesin diyerek iyice telaş yapıyorum, çünkü kapının önünde çizmeler gelene kadar susmuyor..
tamam artık çıkabiliriz, rujumuz tamam, kolye montun üzerindeki yerini almış çoktan, çoraplar, çizmeler herşey tamam..
otoparka indik, heryer karanlık, hiç sevmiyorum karanlık otoparkı, lambalar fotoselli, ben yürüdükçe arkamdaki sönüyor ve topuk sesleri daha çok çınlıyor hızlı hareket ettikçe..
neyse ki yerleşiyoruz arabamıza, mesafe kısa ama illa onun şarkısı çalacak, aranacak bulunacak "Hadise" söyleyecek ve yolculuk başlayacak..
annemlerin apartman, "inmiyyycemmm daaaa şarkıı bitmedi" diye ağlayan bir çocuk, şarkının bitmesini bekleyen ve artık saati umursamayan bir anne..
sahi kaçıncı ağlama nöbetiydi bu sabah, artık saymayı bıraktım...
ofise gelip, koltuğuma oturduğu saniye var ya anlatılmaz yaşanır...

4 Ocak 2010 Pazartesi

yeniden başlasınn..


Dışarıda kar yağıyor
Senenin ilk beyaz sabahına uyandım.
Elimde kahve fincanım beyaza bakmak iyi geliyor…
Tatil günlerinden sonraki ilk saatlerde olduğu gibi yine canım hiçbir şey yapmak istemiyor, aklım hep evde, burnu tıkalı, ama neşesi yerinde minikte…
Bu yıl kalabalık bir yeni yıl yemeğiyle başladı gece, ailecek ve sevdiğimiz dostlarla keyifli yemekten sonra, eve döndük çekirdek dostlarla…
İki miniği oyalamak ve yeni yıla onlarla merhaba demek için kaç defa mum üfledik hatırlamıyorum…
Taktik işe yaradı, 2010’a bizim cadılarla birlikte ve süper başladık..
Üç günlük tatile bir sürü şey sığdırdık, keyifli saatler geçirdik, güldük eğlendik bol bol..
Dilâ doğduğundan beri sinemaya gitmemiş bir çifttik biz, geçen aya kadar..
Her yeni filmi takip eden, hafta sonu gece mutlaka bir sinema seansı yapmaya çalışan biz, bir türlü fırsat yaratıp gidememiştik, evde dvd’lerle geçiştirdik genelde.
Geçen ay içinde “2012” filmine gitmiştik, evimize yakın olsun, çıkışta çok oyalanmadan hızlıca dönebilelim diye şehir merkezinde bir sinema salonu tercih ettik ve afm sinemalarına gitmek gibi bir hata yaptık. Tabi biz iki yıl sinemaya gitmeyince bilmiyorduk bu kadar vahim durumda olduğunu Afm’lerin. Berbat bir gece geçirdik, salon havasız-havalandırmasız, perdeden koltuklara kadar her şey mi kötü olabilir, oluyormuş. Zaten filmde de görsellik dışında hiçççbir şey olmayınca tamam dedim bundan sonra evde film izlemeye devam.
Dün akşam hiç aklımızda yokken, sakin sakin (!!!) dolaşırken arkadaşların telefonuyla ve birkaç ayarlamayla yine kendimizi sinemada bulduk. Bu defa “ohhh be” dedirten bir salon, ama “ehh işte” dedirten bir film “Yahşi Batı”. Aslında ben “Avatar” istemiştim ama gidebileceğimiz iki seansında biletleri tükenmişti. Film sonunda “bu adamı en çok sahnede izlemeyi seviyorum” dedim ve hepimiz aynı fikirdeydik..
İşte bugün pazartesi, telefonda “anneeee ben karda yürüdüm” diye çığlık atan bir kız ve “akşam olsun eve gitmek istiyorum” diyen bir anne var sahnede…

31 Aralık 2009 Perşembe

otuzbironikiikibindokuz


Hadi artık bitsin bu telaşe çünkü bu yıl noel babadan korkan bir cücenin annesiyim, her yerde karşımıza çıkıyor doğal olarak noel babalar hatta ablalar ve sonra bizimkinin kendine gelmesi epey bir vaktimizi alıyor, çok gülüyorum bu korkusuna nereden geldi hiçbir fikrim yok ama ciddi anlamda korkuyor :)
Kar ve soğuk olmadığından mıdır nedir bir türlü havaya giremedim bende bu sene.
Kelimenin tam anlamıyla yorgun bir yıldı benim için ama mutlu bir yıl..
Kızımın ilk doğum gününü kutladığımız bir yıl olarak kalacak hafızamda
Küçücük bir şeyin beni ne kadar mutlu edebildiğini öğrendiğim bir yıl..
Bugüne kadar hiç kimsenin gözlerimin içine böyle güzel bakmadığını anladığım bir yıl..
Ve hiç kimsenin beni bu kadar güldüremediğini öğrendiğim bir yıl
Büyüdüm bu sene ben, geçen seneden daha çok sabretmeyi öğrendim,
“Kendime ayıracak bir beş dakikam yok” dendiğinde ne demek istendiğini anladığım bir yıl
Çok sorguladığım, kendimden pek memnun olmadığım, bir türlü beynimi dinlendirmediğim bir yıl. Sadece bir saat kendimle kalabilmek için çoğu zaman gece yarısını beklemek zorunda olduğum bir yıldı. “off yaa ne sıkıcı hiç bir şey yapmak istemiyor canım” diye düşündüğüm günler vardı bir zamanlar onları çook özlediğim yıl..
Bazı geceler uyusun diye gözünün içine baktığım bir cücenin, uyumamak için direnmesi ve sürekli “bana sarıl” cümlesini duymaktan sıkıntı bastığı gece yarılarının devamının bol pişmanlık ve gözyaşıyla bittiği bir yıl…
Daha yalnız olduğum bir yıl,
Bazen şefkate ihtiyaç duyduğum, bazen aşka ihtiyaç duyduğum, bazen beni anlayacak birilerine ihtiyaç duyduğum bir yıl…
Bazen de amannn be her şeyin var işte daha ne istiyorsun dediğim karmakarışık bir yıl…
Bugünkü ruh halimde bunları yazdığım için ve dün gece çook kötü geçtiği için kötü bir yıl izlenimi veriyor şu yazdıklarım..
Ama güzeldi yine de düşününce, anne olmak ne demek, bebek kokusuyla uyumak ne demek, ölesiye sevmek ne demek hepsini daha net öğrendiğim yıl…
Kızım için dilediklerim sığmaz buralara, sadece yanımda olduğu için şükretmek bile yeter…
Benim için 2010 neler getireceksin bilmiyorum ama huzur ver bana, sakinlik ver, mutluluk ver, sağlık ver, yeni hayatlar varsa önümde onlar için cesaret ver, seçimlerimden pişman olmayacağım kararlar ver bana..
İşte böyle benim ruh halim, karmakarışık, bir anda dipte, bir anda en üstte..
Daha yazıyı bitirmeden güzel çiçek kokuları, pembe sarı beyaz papatyalar getirdi beni kendime…Herkesin umut ettiği kadar iyi ol 2010....

28 Aralık 2009 Pazartesi

"gülümse bir kez benim için eğer duyuyorsan"


bazen...

rüzgara karşı yürümeyi,
kulağımdaki şebnem ferah sesini,
kahve makinamı,
insanlardan ve telefondan uzak durmayı,
internetten bile uzak durmayı,
siyah boğazlı kazağımı giymeyi,
kitap okumayı,
abur cubur sürekli bişeyler atıştırmayı,
battaniyemi,
siyah ojelerimi,
hayaller kurmayı,
lise - ünv. günlerimi düşünmeyi,
özlemeyi,
fotoğrafları karıştırmayı,
susmayı,
kızımın sıcaklığını,
elmalı kurabiye kokusunu,
daha çok seviyorum...


geçimsizim bu günlerde....