1 Mart 2010 Pazartesi

evdeysen eğer pazar...


kahvaltı, krep, nutella, kahve.
bulaşık, mutfak, tabak, çanak, ıvır zıvır...
yatak, nevresim, temiz, ohhh miss...
bir minik banyosu, bitmek bilmeyen su keyfi, köpük, şampuan..
çamaşır, topla, yıka, bi daha yıka, ütüle, ütüle, ütüle....
çorba, domates, kızarmış ekmek, kaşar peyniri...
bulaşık, mutfak, tabak, çanak, ıvır zıvır...
futbol, futbol, futbol...
çadır, evcilik, çanta, okul...
filtre kahve, browni, abur cubur..
uyumayan bir minik, renkli kalemler, oyun hamurları...
futbol, futbol, futbol...
bir kaç ufak değişiklik, mutfak, gülümseme, mutluluk..
akşam yemeği, dana rosto, pilav, salata...
bulaşık, mutfak, tabak, çanak, ıvır zıvır...
hala uyumayan bir minik, makarnalar, boş kutular....
futbol, futbol, futbol...
müzik, dans, şarkı, bitmek bilmeyen enerji...
kahve kahve biraz daha kahve
pijama, uyku tulumu, yatak, ağlayan bir minik...
anne bitik...
saat 22,30
nihayet sessizlik...
















26 Şubat 2010 Cuma

hafta biter, iş biter...

cuma akşamüzeri,
hafta bitti, işler pazartesi devam etmek üzere bitirildi.
kahve kokusu eşliğinde hafta sonunun planları yapılmaya başlandı,
kurabiye tadında bir hafta sonu olsun...

ilk karşılaşma



bütün gününü bilgisayar başında geçiren bir annenin kızı hiç tanışmamıştı kendileriyle, çünkü bütün günü geçirince karşısında anne akşam eve gelince adını bile duymak istemiyor, bazen babası fotoğrafları yüklerken görüyordu ama pek ilgisini çekmiyordu.
taaa kii teyzesi barbie bebekleri, onların tokalarını, rujlarını, kıyafetlerini gösterene kadar, o kadar şaşırdı ve ilgisini çekti ki hayran hayran izledi, inceledi, giydirmeye çalıştı, toka taktı, çıkardı ve tombul parmaklarla kendince yaptı birşeyler.
yine de sınırlı ilişkide fayda var dedik ve bir daha karşılaştırmadık birbirleriyle ne kadar geç buluşurlarsa o kadar iyi daha sonra hiç kopamayacaklar nasıl olsa.



22 Şubat 2010 Pazartesi

neşeli mi hayat?



çoğu zaman değil..
burada hep güzel şeylerden mi bahsetmeli, hatırladığında okuduğunda yüzünü gülümsetecek olanlardan..
öyle değil işte hayat, burası da değil..
güzel başlayan bir cumartesi öyle devam etmedi maalesef annemin en yakın arkadaşı benim de
en neşeli, en şen kahkahalı, en uzun süre telefonda konuşabilen, en sevdiğim teyzemdi..
Dilâ'ya "aşure" diyordu, herkesten bişeyler almış ve güzel bir karışım olmuşsun derdi..
"boynumda siyah bir eşarp" yazmış oğlu, boynumda siyah bir fular...
nur içinde yat...

cumartesi günü ve devamı kötü geçince pazarda canım hiç birşey yapmak istemedi
bir sürü saçma sapan şey düşünüyorum
çeşitli senaryolar geçiyor aklımdan, hepsi mi kötü olabilir ama oluyor işte...
başak burcu olmanın dayanılmaz ağırlığı sanırım..
neşeli hayat filminin dvd'si çıkmış, sinemada izleyememiştik diye eşimde almış gelmiş
pazar gecesi oturduk izledik
ufff dedim yani ne var bu adamda beni iten, hiç hoşlanmıyorum, bi türlü sevemedim yaptığı hiç birşeyi ve kendisini kısacası kötüydü...

pazartesi başladı hatta salı oldu
bir şekilde devam ediyor hayat bizim için
neşeli mi peki şu an için değil...

19 Şubat 2010 Cuma

19 şubat

Çocukluğumdan beri hafta sonları gittiğimiz evdi orası. Hep kalabalık, her odası dolu, her odasında bir bavul olan kocaman bir ev.
“Hayat” diyorduk o zamanlar kapıdan girdiğimiz zaman ilk önümüze çıkan bölüme, geniş bir yerdi, yorgunlukla eve girdiğin zaman hemen kendini bir yere attığın ve en çok muhabbetin yapıldığı en çok kıkırdak sohbetlerin geçtiği yerdi ve ben en çok o bölümü seviyordum belki hayat gerçekten orada akıyordu.
Şimdi yazdıkça evin kokusunu duyuyorum burnumda, o yaz sıcaklığında serin kokuyu duyuyorum ya da soğuk kış gecelerinde sımsıcak kokusunu.
Kocaman bir bahçesi vardı ama öyle bildiğimiz bahçelerden değil avlu deniyordu oraya da. Büyük saksılar içinde çoğu zaman teneke kutular içinde sardunyalar vardı rengarenk. Bir çeşme vardı avluda betondan yere yapılmış büyük bir şey, onun içine girip birbirimizi ıslattığımızı hatırlıyorum, avlunun ortasında büyük bir ağaç ve bir sürü kedi hatırlıyorum.
Kocaman bir mutfak ve tel dolaplar vardı o zaman burun kıvırdığımız eskidi bunlar artık dediğimiz ama şimdi olsa baş köşeye getireceğim dolaplar. Büyük tencerelerde pişerdi hep yemek çünkü hep kalabalıktık, büyük sofralarda çoğu zaman biz çocuklar ayrı yerde yerdik yemeklerimizi, sığamazdık çünkü hep birlikte aynı masaya.
Her hafta sonu giderdik 9 kuzen anneler babalar mutlaka orada olurduk.
4 kız torun her hafta sonu evcilik oynardık, mutfakta ıvır zıvır ne varsa odalara taşır iki odayı paylaşır birbirimize misafir olurduk. Odalar boştu nasıl olsa hayat “hayat’ta” devam ediyordu. Koltukların yerlerini değiştirir evin altını üstüne getirir, dolapta ne bulursak giyer, takar takıştırır bütün günü geçirirdik. Caddeye bakan bir penceresi vardı, çok sıkıldığımız zamanlar onun önüne oturup tek mi çift mi oynardık. O zaman o küçük kasabada araba sayısı belli, geçen arabaların plakalarından tek mi çift mi diye saatler geçirirdik.
Ana caddeye yakın olduğu için hep tozlu olan kapının önünü yıkamaya çıkardık akşamüstleri elimizde süpürgelerle, bahçeyi yıkardık kendimizden büyük kovalarla.
Hiç kimse karışmazdı o evde bize, istediğimiz gibi oynar, dağıtır, yer içer saatlerce uyurduk.
Anneannem vardı benim o evde, onun kokusuydu o evdeki, beyaz teninin, her zaman misafir ağırlamaya hazır tertemiz evinin kokusu vardı.
18 yıl olmuş o kokuyu duymayalı, o zamanlar çocuktum daha, bugün annemin sesindeki durgunluk sayesinde hatırladım tarihi yoksa unutmuştum çoktan geçip giden günler arasında..
Özlüyorum hem de çok ama biliyorum ki en çok annem özlüyor özellikle bugünlerde..